Capra Rossa Günlükleri
Köyden ilham alan hikâyeler, küçük keşifler, sanat notları ve birlikte yaşamanın güzelliği….
Birlikte öğreniyor, birlikte eğleniyoruz….

Rüzgar Kaz Dağlarından Esiyor
Rüzgâr, antik çağlardan beri İda Dağı denmiş olan, şimdilerde ise Kaz Dağları olarak bildiğimiz o görkemli dağdan esiyor. Bu dağ; Alpler’den sonra en yüksek oksijene sahip, Zeus’un dedikodulu aşk hayatına şahitlik etmiş ve efsanelere göre dünyadaki ilk güzellik yarışmasının yapıldığı toprakların kalbidir….
Devamını Oku
Efsaneye göre Zeus, İda’nın bulutlarına “Saat kaç?” diye sormazmış; çünkü bilirmiş ki burada zaman başka akar. Bir gün ölümlü güzelleri görünce “Böyle güzellik olabilir mi?” demiş ve ilk güzellik yarışmasını düzenlemiş. Sonuç mu? Paris’in elinde bir elma ve dünya tarihinde ilk “mecburi tercihler” krizi…
Bu dağ sadece mitlerin değil, doğanın da kraliçesidir. Binlerce endemik bitkiye ev sahipliği yapar. Kimi sadece bu topraklarda yetişir, kimi ise sabah kahvaltısında size “merhaba” demek için dağlardan süzülür.
Rüzgar burada sadece esmez, fısıldar. Zeytin ağaçlarının yapraklarında, çamların arasında, taş evlerin avlularında dolaşır durur. Bazen kulağınıza eğilip “Yavaşla, bu güzelliği kaçırma” dercesine fısıldar.
Capra Rossa olarak biz de tam bu yüzden buradayız. Bu esintiyi dinlemek, bu hikayeye ortak olmak, ve belki bir gün size anlatacak yeni bri efsane yazmak için…
Hoş geldiniz, rüzgarların ve hikayelerin diyarına !

Zeus neden İda Dağı’nı secmiş ki?
Dünyanın en güçlü tanrısı olsanız tatil için nereyi seçerdiniz? Olimpos mu? Akdeniz kıyıları mı? Zeus’un cevabı oldukça netti: İda Dağı. Yani bugün Kaz Dağları dediğimiz bu yemyeşil dağlar… Öyle ki Homeros bile onu sık sık “çok pınarlı İda” diye anar. Peki ama neden?
Devamını Oku
Çoğu insan Zeus’u gök gürültüsüyle, şimşekleriyle ve biraz da çapkınlıklarıyla hatırlar. Haksız da sayılmazlar. Fakat Zeus’un en sevdiği özelliklerinden biri aslında manzara merakıydı. Homeros’un anlattığına göre Truva Savaşı sırasında sık sık İda Dağı’nın zirvelerine çıkar, aşağıdaki savaş meydanını izlerdi. Bir bakıma dünyanın ilk “VIP seyir terası” tam da buradaydı.
İda Dağı yalnızca yüksek olduğu için değil, serin kaynakları, sık ormanları ve Ege’ye kadar uzanan nefes kesici manzarasıyla tanrıların bile hoşuna gidiyordu. Antik çağ insanları için dağın zirvesi göğe en yakın yerdi. Dolayısıyla tanrıların burada yaşadığına inanmak hiç de zor değildi.
Tabii Zeus’un burada geçirdiği zaman sadece manzara seyretmekle sınırlı değildi. Rivayetlere göre Hera’dan kaçmak istediğinde de soluğu çoğu kez bu dağlarda alıyordu. Mitolojiyle biraz vakit geçirince şunu fark ediyorsunuz: Zeus’un aşk hayatı epey hareketliydi, Hera’nın sabrı ise bir o kadar sınırlıydı. Kaz Dağları bu aile içi tartışmaların sessiz tanığı olmuş olabilir.
Bugün Kaz Dağları’na çıktığınızda belki Zeus’u göremezsiniz. Ama temiz havayı içinize çekip aşağıdaki zeytinliklere baktığınızda, antik insanların neden burayı tanrıların dağı olarak gördüğünü anlamak hiç de zor değil. Belki de bazı manzaralar binlerce yıldır aynı hayranlığı uyandırıyordur.

Dünyanın İlk Güzellik Yarışması
“Bazı yarışmalar vardır ki kazananı mutlu eder. Bazıları ise bütün dünyayı savaşa sürükler.”
Bugün sosyal medyada “Miss Universe”, “En Güzel Kadın”, “En Yakışıklı Erkek” derken yarışmalar sıradan geliyor olabilir. Ama tarihte öyle bir güzellik yarışması var ki…Jürisindeki tek kişi ölümlüydü…Yarışmacılar ise tanrıçalardı. Ve ödül…Bir elma.
Devamını Oku
Her şey, davetsiz misafir yüzünden başladı. Düğünlerin de bir görgü kuralı vardır. Mesela kavga tanrıçasını çağırmamak. Tanrılar da tam bunu yaptı. Eris’i düğüne davet etmediler. Eris de “Madem öyle…” dedi ve masaya altın bir elma bıraktı. Üzerinde yalnızca iki kelime yazıyordu: “En güzele.”
İşte bütün mesele buydu.
Elmayı üç tanrıça istedi. Athena. Hera. Afrodit.
Hiçbiri geri adım atmadı. Zeus ise son derece akıllıca (!) davrandı. “Ben karışmıyorum,” dedi, “Kararı, İda Dağı’nın eteklerinde çobanlık yapan genç Paris versin.”
Bugünkü Kaz Dağları’na hoş geldiniz.
Üç tanrıça da Paris’i ikna etmeye çalıştı. Hera ona dünyanın hükümdarlığını vaat etti. Athena sonsuz bilgelik ve savaşta zafer önerdi. Afrodit ise…Dünyanın en güzel kadınının aşkını.
Paris düşünmedi bile. Elmayı Afrodit’e uzattı.
Sorun şu ki…”Dünyanın en güzel kadını” Helen zaten evliydi. Sonrası mı?
Truva Savaşı. On yıl süren kuşatma. Tahta At. Homeros. İlyada. Odysseia.
Yüzlerce efsane. Binlerce kitap. Ve bugün hâlâ çekilen filmler…
Koca savaşın başlangıç sebebi aslında küçücük bir altın elmaydı.
Kaz Dağları’nın rüzgârı işte biraz da bu yüzden farklı eser. Belki içinde çam kokusu vardır. Belki kekik. Belki zeytin. Belki de hâlâ Eris’in hafif alaycı kahkahası… Biz yine de dağa çıkarken yanımıza su alıyoruz. Ama altın elma almıyoruz.

Tahta At Gerçekten Var Mıydı?
Odysseus filminin sinemalara girdiği şu günlerde Truva Savaşı’nı az çok duymayan kaldıysa da öğrenmiştir herhalde. On yıl süren bir kuşatma, tanrıların entrikaları ve tarihin en büyük “akıl oyunu”: Muazzam bir ahşap at. Peki, tarihin ilk ve en büyük gizli operasyonuna imza atan bu tahta at gerçekten var mıydı? Yoksa her şey, Antik Çağ’ın usta kalemi Homeros’un bize sunduğu harika bir kurgudan mı ibaretti?
Devamını Oku
Mitolojiye ve filmlere bakarsanız olay nettir: Akalar savaşı kazanamayınca vazgeçmiş gibi yapıp çekilirler, arkalarında devasa bir tahta at bırakırlar. Truvalılar da “Aman ne güzel, tanrılara hediye etmişler” diyerek atı şehrin içine alırlar. Gece olunca atın karnından çıkan askerler kapıları açar ve koskoca Truva bir gecede düşer. Modern dünyada bir e-posta ekine gizlenen virüslere neden “Trojan” (Truva Atı) dediğimizi şimdi daha iyi anlıyoruz değil mi? Mantık binlerce yıldır aynı: İçeriden fethetmek.
Ancak işin içine arkeoloji ve tarih girince sular biraz bulanıklaşıyor. Birçok tarihçiye göre Truva surlarını aşmak için ahşap kaplı, tekerlekli devasa kuşatma kuleleri kullanılmış olabilir. Yani at, aslında o dönem surları yıkmak için kullanılan kaba saba bir askeri teçhizatın, ozanların dilinde şiirsel bir ata dönüşmüş haliydi.
Bir diğer güçlü teori ise deprem tanrısı Poseidon ile ilgili. Antik dünyada Poseidon’un sembolü at idi. Arkeolojik kazılar, Truva’nın sonunu sadece savaşın değil, büyük bir depremin de hazırladığını gösteriyor. Belki de Truvalılar, şehri yıkan depremin ardından Poseidon’a şükran sunmak için gerçekten bir at heykeli yapmışlardı.
Bugün Çanakkale’ye, hemen yanı başımızdaki Truva Antik Kenti’ne gittiğinizde sizi o meşhur atın dev bir maketi karşılar. Gerçekten o formda mıydı, yoksa bir kuşatma kulesi miydi asla %100 emin olamayacağız. Ama biz Capra Rossa olarak, Kaz Dağları’nın bu efsanevi geçmişine bakarken hikayenin büyülü kısmını sevmeyi seçiyoruz. Sonuçta tarihe yön veren şey bazen kuru gerçekler değil, binlerce yıldır anlatılan muazzam hikayelerdir. Bir dahaki sefere hediye alırken iki kez düşünmeniz dileğiyle…

Kaz Dağlarının Endemik Bitki Hazinesi
“Bazen dünyanın en büyük hazinesi altın değil, bir çiçektir.”
Kaz Dağları’nda yürüyüşe çıkanların çoğu önce manzaraya hayran kalır. Sonra serin rüzgâra, çam kokusuna. Ama çoğu kişinin fark etmediği bir şey daha vardır.
Ayağınızın dibinde büyüyen küçücük bir çiçek…Karşınıza çıkan muazzam bir ağaç…Belki de dünyada yalnızca burada yetişiyordur.
Kaz Dağlarının endemik bitki hazinesini birlikte keşfedelim.
Devamını Oku
“Endemik” kelimesi kulağa biraz bilimsel geliyor olabilir. Aslında anlamı oldukça basit. Bir bitki ya da hayvan, yalnızca belirli bir bölgede yaşıyor ve dünyanın başka hiçbir yerinde doğal olarak bulunmuyorsa ona endemik tür deniyor. Yani başka bir ülkeye gidip aynısını görmek isteseniz… Göremezsiniz. Çünkü evi yalnızca burasıdır.
Peki neden Kaz Dağları? Aslında cevap milyonlarca yıl öncesinde saklı. Bu dağlar; Ege’nin nemli havası, Anadolu’nun karasal iklimi ve yüksek dağ ekosistemlerinin tam kesişim noktasında yer alıyor. Birkaç kilometre yürüyorsunuz, bir anda iklim değişiyor, toprak değişiyor, rüzgâr değişiyor. Güneşin geliş açısı bile değişiyor. Doğa da bu çeşitliliği fırsata çevirmiş. Her küçük vadide, her farklı yamaçta bambaşka canlılar yaşamaya başlamış.
Üstelik Kaz Dağları, Buzul Çağı boyunca da birçok canlı için güvenli bir sığınak olmuş. Avrupa’nın büyük bölümü buzlarla kaplanırken bazı bitkiler burada yaşamaya devam etmiş. Binlerce yıl boyunca birbirlerinden ayrılan bu bitkiler zamanla değişmiş, uyum sağlamış ve sonunda yalnızca bu dağlara özgü yeni türlere dönüşmüş. Yani buradaki bazı çiçekler aslında on binlerce yıllık birer hayatta kalma hikâyesi.
Bugün Kaz Dağları’nda yalnızca bu bölgeye özgü onlarca bitki türü bulunuyor. Bunların arasında Kaz Dağı göknarı en ünlülerinden biri, ama tek örnek değil. Dağın farklı yükseltilerinde yalnızca burada yetişen çan çiçekleri, gevenler, sığırkuyrukları ve daha pek çok bitki sessizce yaşamını sürdürüyor. Belki isimlerini hiç duymadınız. Ama onlar sizden çok daha uzun zamandır burada.
İşin en güzel yanı ise bu bitkiler kimseye kendilerini göstermeye çalışmıyor. Ne büyük tabelaları var, ne de önlerinde instagram kuyruğu oluşuyor. Sessizce açıyorlar, rüzgârla sallanıyorlar, tohumlarını bırakıyorlar. Ve bir sonraki baharı bekliyorlar.
Belki de doğa bize tam da bunu hatırlatıyor – en değerli şeylerin bazen sessiz sedasız, sakin anlarda olduğunu.
Bir dahaki gelişinizde yürürken yalnızca zirveye bakmayın, arada bir çömelip toprağa yaklaşın. Hayatın ritmimi yavaşlatın, doğayı farkedin. Belki küçücük mor bir çiçek göreceksiniz, belki sarı bir papatya. Belki de bilim insanlarının yıllarca araştırdığı, ama sizin yalnızca “Ne güzelmiş.” deyip geçtiğiniz bir bitki…

Kırmızı Keçilerin İzinde: Kaz Dağları’na Gelen Türkmenlerin Hikayesi
Bazı köylerin adı insana ilk duyduğunda bir masalı hatırlatır. Kızılkeçili de onlardan biridir. İlk kez duyan biri ister istemez sorar : “Gerçekten burada kırmızı keçiler mi yaşıyordu?”
Biz de aynı soruyu kırmızı keçimize sorduk. Kulaklarını oynattı, sakince zeytin yaprağını çiğnedi, sonra hiçbir şey söylemeden uzaklaştı. Emin değiliz ama bu keçice “Belki…” demek olabilir.
Devamını Oku
İşin aslı biraz daha eski. Hatta epey eski. Öyle ki, hikâyemiz Orta Asya bozkırlarında başlıyor. Bin yıl kadar önce… Türkmen obaları, koyunlarını, keçilerini, çadırlarını ve çocuklarını alıp batıya doğru uzun bir yolculuğa çıktılar. Yanlarında yalnızca eşyalarını değil; türküleri, yemek tariflerini, dokuma desenlerini ve “misafire çay koymadan göndermemek gerekir” anlayışını da getirdiler. Çünkü bazı şeyler deve sırtında bile taşınabilir.
1071’den sonra Anadolu’nun kapıları Türkmenlere açılınca, birçok oba farklı yönlere yayıldı. Kimisi İç Anadolu’nun bozkırlarını seçti, kimisi Toroslara yerleşti. Kimisi de Kaz Dağları’nın serin yamaçlarını görünce “Biz galiba evi bulduk” dedi.
Doğrusu onları suçlamak zor. Bir yanda orman, bir yanda su, bir yanda zeytin…Üstelik keçilerin rahatça dolaşabileceği bolca yamaç. Bir Türkmen için bundan iyisi zor bulunurdu.
Tarihçiler, bugünkü Balıkesir ve Edremit çevresine özellikle Oğuzların çeşitli boylarının yerleştiğini anlatır. Bunlardan biri de Keçili adıyla anılan Yörük-Türkmen topluluklarıydı. Hayvancılıkla uğraşmaları, keçi yetiştirmeleri ve dağlık alanlarda yaşamayı sevmeleri nedeniyle zamanla yaşadıkları yerlere de adlarını bırakmış olabilirler.
Anlatılan bir diğer hikaye de şu: “Kızılkeçili” adının kökeni konusunda kesin bir belge bulunmasa da, yerel halk arasında anlatılan rivayetler, adın ya kızıl tüylü keçilerden ya da “Kızıl Keçili” adlı Türkmen topluluğundan geldiğini söyler.
Hangisi doğru? Belki ikisi de. Belki de bizim Kırmızı Keçi biliyordur ama söylemiyordur.
Kaz Dağları’nın eteklerine yerleşen Türkmenler yalnızca hayvancılık yapmadılar. Toprağı ekip biçtiler, zeytin yetiştirdiler, su yolları açtılar. Taştan evler yaptılar. Ve en önemlisi…Dağların ritmine uymayı öğrendiler.
Burada yaşayan insanlar doğayı yenmeye değil, onunla birlikte yaşamaya çalıştılar. Belki de bu yüzden Kaz Dağları hâlâ insana “acele etme” diye fısıldıyor.
Sonraki yüzyıllarda ise Roma geldi, Bizans geçti. Karesioğulları hüküm sürdü, Osmanlı köyleri büyüttü. Cumhuriyet yeni yollar açtı. Ama zeytin ağaçları pek oralı olmadı, onlar sessizce büyümeye devam ettiler. Bugün bazıları birkaç insan ömrünü geride bırakmış durumda.
Ne de olsa bir zeytin ağacı için dört yüz yıl pek de uzun sayılmaz.
Şimdilerde Kızılkeçili sokaklarında yürürken taş duvarlara, ahşap kapılara ve eski çeşmelere rastlıyoruz. Belki yüzlerce yıl önce aynı sokakta bir Yörük çocuğu keçisinin peşinden koşuyordu. Belki aynı çeşmeden tulumunu dolduruyordu. Belki de dedesi ona şöyle diyordu:
“Dağ acele edene değil, sabredene yol verir.”
İtiraf edelim… Bu sözün gerçekten söylenip söylenmediğini bilmiyoruz. Ama söylenmiş olsaydı hiç şaşırmazdık.
Atelier Capra Rossa’yı kurarken bizi en çok etkileyen şey de buydu aslında. Burada zaman biraz farklı akıyor. Kahve biraz daha yavaş içiliyor, sohbet biraz daha uzun sürüyor. İnsanlar birbirine hâlâ selam veriyor.
Ve üretmek sanki bir yarış değil de günlük hayatın doğal bir parçası.
Belki de yüzlerce yıl önce bu dağlara gelen Türkmenlerin bize bıraktığı en güzel miras budur.

NonnaMaxing
“Büyümek bazen daha çok şeye sahip olmak değildir. Daha az şeye ihtiyaç duymaktır.”
Son zamanlarda internette ilginç bir kavram dolaşıyor: NonnaMaxing. İlk duyduğunuzda kulağa biraz garip geliyor olabilir. Aslında kelime, İtalyanca nonna (büyükanne) ile İngilizce maxing kelimesinin birleşiminden oluşuyor. Kabaca, “büyükanne gibi yaşamanın güzelliğini yeniden keşfetmek” anlamına geliyor.
Ama mesele yaşlı görünmek ya da eski zamanlara özlem duymak değil.
Mesele, belki de hepimizin biraz unuttuğu bir yaşam ritmini hatırlamak.
Devamını Oku
Sabah erkenden uyanmak. Pencereleri açıp temiz havayı içeri almak. Çiçekleri sulamak. Ekmeği acele etmeden kesmek. Bir fincan çayın gerçekten tadına varmak. Bir şeyi satın almak yerine tamir etmeyi düşünmek. Küçük bir örtüye birkaç ilmek atmak. Kurabiyeler pişerken mutfağın kokusunu dinlemek. Akşam olunca telefonu değil gökyüzünü seyretmek. Bunların hiçbiri üretkenlik uygulamalarında yazmıyor. Ama belki de insanı insan yapan tam da bunlar.
Modern dünya bize sürekli daha fazlasını söylüyor: Daha hızlı ol. Daha başarılı ol. Daha görünür ol. Daha çok paylaş. Daha çok tüket. Daha çok yetiş.
Bir noktadan sonra insan kendine şu soruyu soruyor: “Peki ben ne zaman gerçekten yaşadım?”
İşte NonnaMaxing, bu soruya verilmiş küçük ama cesur bir cevap gibi.
Belki de bu yüzden insanlar yeniden örgü örmeye başladı. Seramik atölyeleri doluyor. Bez çantalar elde boyanıyor. Bitki yetiştiriliyor. Ekşi maya ekmek yapılıyor. İnsanlar kitap kulüplerine katılıyor.
Çünkü bunların hiçbiri yalnızca bir hobi değil.
Hepsi aynı cümlenin farklı hâlleri: “Biraz yavaşlamak istiyorum.”
Atelier Capra Rossa’yı hayal ederken hep aynı duygunun peşindeydik. Burada kimse yarışmayacak. Kimsenin yaptığı diğerinden daha güzel olmak zorunda değil. Kimse telefonuna bakmadığı için eksik hissetmeyecek. Belki aynı masada hiç tanımadığınız biriyle çay içeceksiniz.
Belki birlikte sessizce kitap okuyacaksınız, belki ilk kez fırçayı elinize alacaksınız, belki sadece sohbet edeceksiniz.
Ve belki de eve giderken fark edeceksiniz ki en güzel hatıra yaptığınız seramik değil…Kendinize ayırdığınız o iki-üç saat.
Büyükanneler bunu zaten biliyordu. Hayatın en güzel tarafı, acele etmeden yaşanabilmesiydi. Biz sadece yeniden hatırlıyoruz. Belki adına bugün NonnaMaxing diyoruz. Belki yarın başka bir şey diyeceğiz. Ama özünde değişen pek bir şey yok.
Çünkü bazen mutluluk, yeni bir şey öğrenmekte değil… Eski bir bilgeliği yeniden keşfetmektedir.

Sanat Neden Ruha İyi Gelir ?
Bazen insanın ihtiyacı olan şey büyük bir tatil değildir. Bazen sadece eline bir fırça almak, bir fincan çayın buharını izlemek, bir kitabın sayfalarını ağır ağır çevirmek ya da hiç tanımadığı biriyle aynı masada sessizce bir şeyler üretmektir. Belki de sanatın bize iyi gelmesinin sebebi budur. Çünkü sanat, dünyayı değiştirmeden önce birkaç saatliğine bizim iç dünyamızın sesini biraz olsun kısar.
Capra Rossa’da biz buna “ruhun nefes molası” demeyi seviyoruz.
Devamını Oku
İnsanlık tarihine baktığımızda sanatın aslında hiçbir zaman sadece “güzel şeyler yapmak” için var olmadığını görüyoruz.
İlk insanlar mağara duvarlarına av sahneleri çizerken belki de gelecek kuşaklara bir hikâye bırakmak istiyorlardı. Antik Yunan’da tiyatro yalnızca eğlence değildi; insanların birlikte gülmesi, ağlaması ve aynı duyguları paylaşmasıydı. Orta Asya bozkırlarında kopuz çalan ozanlar, Anadolu’da kilim dokuyan kadınlar, Japonya’da çay seremonisi yapan ustalar…
Hepsinin yaptığı şey farklı görünüyordu. Ama amaçları aslında aynıydı. İnsana biraz olsun iyi gelmek.
Belki de bu yüzden dünyanın neresine giderseniz gidin insanların ortak birkaç alışkanlığı vardır: Şarkı söylerler, resim yaparlar, dans ederler. Masallar anlatırlar, çömlek yaparlar, bir şeyler örerler.
Çünkü insan yalnızca çalışan, üreten ve koşuşturan bir canlı değildir. Aynı zamanda anlam arayan bir canlıdır. Ve sanat bazen kelimelerin anlatamadığını sessizce anlatır.
İşin güzel tarafı, bunun için ressam olmanız da gerekmez. Kimse serginizi gezmeyecek olabilir. Yaptığınız seramik biraz yamuk olabilir. Suluboyanız taşabilir. Mandalanız çizginin dışına çıkabilir. Ama bunların hiçbiri önemli değildir. Çünkü sanatın ilk izleyicisi zaten sizsiniz. Ve çoğu zaman en çok ihtiyacı olan kişi de yine siz olursunuz.
Doğa da biraz böyledir aslında. Kaz Dağları’nda yürürken kimse sizden “doğru yürüyüş” yapmanızı beklemez. Zeytin ağacı size ne kadar hızlı büyümeniz gerektiğini söylemez. Lavantalar simetrik açmaz. Kuşlar aynı melodiyi tekrar etmez. Doğa kusursuz olduğu için değil, doğal olduğu için huzur verir. Belki sanat da tam bu yüzden doğaya bu kadar benzer.
Bir de kurulan dostluklar vardır. Aynı masada oturup birlikte resim yapan insanlar fark etmeden birbirlerinin hikâyelerini dinlemeye başlar. Bazen en güzel sohbetler fırçalar yıkanırken edilir. En içten kahkahalar çay demlenirken duyulur. Ve bazen insan, hiç tanımadığı biriyle aynı sessizliği paylaşırken kendini uzun zamandır hissetmediği kadar iyi hisseder.
Belki de iyileştiren şey yalnızca sanat değildir. Sanatı birlikte yapabilmektir.
Capra Rossa’yı kurarken hayalimiz tam da buydu. Kimsenin “iyi resim yapmak” zorunda olmadığı… Kimsenin “yetenekli” olmak zorunda hissetmediği… Telefonların biraz unutulduğu… Kahvenin biraz yavaş içildiği… Kitapların konuştuğu… Ve insanların eve dönerken yalnızca yaptıkları tabloyu değil, biraz daha hafiflemiş bir ruhu da yanlarında götürdükleri küçük bir yer…
Belki sanat gerçekten dünyayı değiştirmez. Ama bazen bir insanın gününü değiştirir.
Bir gün, bir haftaya… Bir hafta, bir hayata dönüşebilir.
Ve bazen bütün büyük değişimler, küçük bir fırça darbesiyle başlar.

En Güzel Ot Hep Karşı Tepede midir?
Bir keçiye bakarsanız, gözünün hep karşı yamaca kaydığını sanabilirsiniz. Daha yeşil görünen bir ot, biraz daha yüksek bir kaya, biraz daha serin bir gölge… İnsan da çoğu zaman böyledir. Daha güzel bir şehir, daha büyük bir ev, daha başarılı bir hayat… Hep biraz ileride, biraz ötede duran şeylerin peşinden gideriz. Oysa Kaz Dağları’nda yaşayan yaşlı çobanların söylediği güzel bir söz vardır: “Her tepenin rüzgârı başka eser.” Belki de en güzel ot, bakmasını bilen için ayağının dibindedir.
Devamını Oku
Kaz Dağları binlerce yıldır insanların da, keçilerin de aynı soruyu sorduğu yerlerden biri olmuş. “Acaba öte tarafta ne var?” Belki de bu yüzden mitolojinin yolu hep buradan geçmiş. Zeus’un İda Dağı’nı seyir yeri seçmesi boşuna değildi. Paris’in üç tanrıça arasından “en güzeli” seçmesi de…
Belki bütün hikâye, insanın hep biraz daha fazlasını istemesiyle başlamıştı. Bir elma…Bir karar…Ve yıllarca süren bir savaş…Bugün geriye dönüp baktığımızda, Truva Savaşı’nın yalnızca kralların ve kahramanların hikâyesi olmadığını görüyoruz. Aynı zamanda, sahip olduğundan çok sahip olamadığına bakan insanların hikâyesiydi.
Keçiler ise dağlarda başka türlü yaşar. Elbette onlar da karşı yamaca bakar. Ama takdirle bakarlar. Her gördükleri ota koşmazlar, çünkü bilirler ki bir yamacın yeşilliği, uzaktan bakınca olduğundan daha parlak görünür. Üstelik karşı yamaca ulaşana kadar, ayaklarının altındaki taze otları ezebilirler.
Belki bilgelik bazen daha uzağa gitmekte değil…Bulunduğun yeri gerçekten görebilmektedir.
Doğa bunu her gün yeniden hatırlatır. Zeytin ağacı, başka bir ağacın dallarına özenmez. Lavanta, “Keşke meşe olsaydım.” demez. Kekik, ardıcın gölgesini kıskanmaz. Her biri kendi mevsiminde, kendi toprağında elinden geleni yapar. Belki de Kaz Dağları’nın bu kadar güzel olmasının nedeni budur. Hiçbiri birbirine benzemeye çalışmaz.
Biz insanlar ise bazen kendi bahçemizde filizlenenleri fark etmekte zorlanıyoruz. Başkalarının yaptığı resimlere bakıyoruz. Başkalarının yazdığı kitaplara. Başkalarının kurduğu hayallere.
Oysa elimizde bir fırça tuttuğumuzda, bir çamur parçasını şekillendirdiğimizde ya da boş bir sayfaya ilk cümleyi yazdığımızda ilginç bir şey oluyor. Karşı yamaca bakmayı unutuyoruz. Çünkü o anda zihnimiz kıyaslamaktan çok üretmeye başlıyor. Ve üretmek, insanın dikkatini eksik olana değil, elindekine yöneltiyor.
Belki de bu yüzden sanat insana iyi geliyor. Ortaya çıkan eser kusursuz olduğu için değil; insan o eserle birlikte biraz daha kendi yerine kök saldığı için.
Capra Rossa’da bazen biri suluboyasını çizgilerin dışına taşırıyor, belki kanaviçenin iğnesi yanlış yere batıyor. Ya da boya kuruyor, kuruyunca renk değişiyor. Ama garip bir şekilde, günün sonunda kimse bunları konuşmuyor.
Konuşulan şey, birlikte geçirilen zaman oluyor. Bir fincan çayın buharı…Bir kahkaha…Masanın etrafındaki huzur…Ve eve dönerken hissedilen o hafiflik.
Belki gerçek hasat da budur.
Yaşlı bir keçiye bir gün “En güzel ot nerede?” diye sorsaydınız belki size sadece gülümserdi, sonra başını eğip ayağının dibindeki taze otlardan birini koparırdı. Çünkü o bilirdi: En güzel ot bazen karşı tepede değildir. Bazen, uzun zamandır bakmayı unuttuğun kendi yamacındadır.
🐐 Kırmızı Keçi Der ki:
“Karşı tepeyi seyretmek güzeldir. Ama ara sıra başını eğip ayağının dibinde büyüyenlere de şükret.”

Antrandos: Aynı Yollarda Kimler Yürüdü?
Kızılkeçili’den denize doğru inerken yol sizi sessizce Antandros’a götürür. İlk bakışta birkaç taş duvar, sütun kalıntıları ve kazı alanından fazlası gibi görünmeyebilir. Oysa tam bulunduğunuz yerde, yaklaşık iki bin beş yüz yıl önce çocuklar oynuyor, tüccarlar pazarlık ediyor, zeytinyağı küpleri limana taşınıyor ve gemiler Ege’nin mavi sularına doğru yelken açıyordu. Bazen bir yeri gerçekten tanımak için gözlerimizi değil, hayal gücümüzü kullanmamız gerekir.
Devamını Oku
Kaz Dağları’nın eteklerinde yaşayan insanlar için deniz her zaman yalnızca bir manzara olmadı. Deniz hem bir yoldu, hem umuttu, hem de bir ticaret kapısıydı. Antandros da işte tam bu yüzden önemliydi. Dağların bereketini denizle buluşturan şehirlerden biriydi. Buradan çıkan zeytinyağı, şarap, kereste ve nice emek ürünü, Ege’nin ötesine doğru yolculuğa çıkardı.
Mitolojiye göre Troya Savaşı sona erdikten sonra kahraman Aeneas da yolculuğuna Antandros’tan başlamıştı. Anlatılanlara göre İda Dağı’nın ormanlarından kesilen ağaçlarla gemilerini burada yaptırmış, sonra bilinmeyene doğru yelken açmıştı. Bugün bunun ne kadarının tarih, ne kadarının destan olduğunu kesin olarak söylemek zor. Ama bazen güzel hikâyeler, gerçek olup olmamalarından bağımsız olarak yaşadıkları coğrafyanın ruhunu anlatırlar.
Antandros’un en sevdiğimiz yanı ise belki de görkemli sarayları değil, sıradan insanları, çocukları, zanaatkârları, çömlek ustaları, taş ustaları, zeytin toplayanları, balıkçıları. Çünkü bir kentin gerçek hikâyesini çoğu zaman krallar değil, gündelik hayatlar yazar. Bugün kazılarda ortaya çıkan mozaikler, hamamlar ve ev kalıntıları bize bunu sessizce hatırlatıyor. Bir zamanlar burada da insanlar sabah kahvaltısı yapıyor, komşularına uğruyor, çocuklarını büyütüyor ve gelecek için hayaller kuruyordu.
Biz bazen tarihe çok uzaktaymışız gibi bakıyoruz, oysa Antandros’un taşları bize başka bir şey söylüyor. İnsanlar değişiyor, ama duygular pek değişmiyor. Üretmek, paylaşmak, misafir ağırlamak, bir sofranın etrafında toplanmak, yeni şeyler öğrenmek…Belki de binlerce yıl önce bu kıyılarda yaşayan insanlar da, günün sonunda bizim aradığımız huzurun aynısını arıyorlardı.
Capra Rossa’da birlikte resim yaparken ya da çay içerken bazen aklımıza Antandros geliyor, çünkü üretmenin dili çok eski. Bir seramik ustasının iki bin yıl önce çamura verdiği şekille, bugün bir çocuğun ilk suluboya denemesi arasında görünmez bir bağ var. İkisi de aynı şeyi söylüyor: “Ben buradaydım.”
Belki Antandros’un bize bıraktığı en güzel miras da budur.
Yaptığımız her şeyin büyük olması gerekmez. Bazen küçük bir çömlek, bazen birkaç satırlık bir günlük, bazen bir fincan çay eşliğinde edilen sohbet… Yüzyıllar sonra bile bir yerin ruhunu anlatmaya yeter.
🐐 Kırmızı Keçi Der Ki:
“Taşlar konuşmaz derler. Belki de biz onları dinlemeyi unuttuk.”

Kırmızı Keçinin Gözünden Kaz Dağları
İnsanlar Kaz Dağları’na geldiklerinde önce manzaraya bakıyor. Sonra fotoğraf çekiyor, derin bir nefes alıyor ve “Ne kadar huzurlu…” diyorlar. Ben ise her sabah burnumu rüzgâra çeviriyorum. Çünkü bu dağları gözlerimden önce kokularıyla tanıyorum. Hangi pınarın suyu serin, hangi kekik bu yıl daha erken çiçek açmış, hangi zeytin ağacının altında serinlemek gerekir… Bunların hepsini rüzgâr fısıldıyor.
Belki de keçi olmanın en güzel yanı bu: Dünyaya biraz daha yavaş bakabilmek.
Devamını Oku
İnsanlar hep yüksek yerlere çıkmayı sever, manzarayı görmek için. Ben de severim. Ama yalnızca manzarayı görmek için değil, rüzgârı dinlemek için. Çünkü dağların da sesi vardır. Çamların arasından geçen hafif uğultu başka şey söyler, zeytinliklerin üzerinden gelen meltem başka, kayaların arasından süzülen küçük dere ise bambaşka…
İnsanlar çoğu zaman bunların hepsine “sessizlik” diyor. Oysa ben biliyorum: Sessizlik dediğiniz şey, doğanın en uzun sohbetidir.
İnsanlar bana bazen inatçı olduğumu söyler. Belki biraz öyledir. Ama biz keçiler, yalnızca ayağımızı sağlam basacağımız taşı seçeriz. Her taşa çıkmayız, her patikaya sapmayız. Çünkü dağ bize acele edenlerin değil, dikkat edenlerin yolunu açar. Belki insanlar da bazen biraz keçilerden öğrenebilir.
Kaz Dağları’nı en çok ilkbaharda severim. Toprak yeniden nefes almaya başlar, endemik çiçekler birer birer ortaya çıkar, arılar çalışır, kelebekler telaşlanır. Ben ise otların arasındaki yeni kokuları keşfetmeye çıkarım. Her yıl aynı gibi görünür, ama bilirim ki hiçbir bahar bir öncekine benzemez – tıpkı insanlar gibi.
Yaz geldiğinde gölgeler uzar. Ben en yaşlı zeytin ağaçlarını ararım zira onlar çok şey bilir. Kim bilir kaç savaş görmüşlerdir…Kaç göç…Kaç düğün…Kaç çocuk kahkahası…Kaç sonbahar…İnsanlar yaşlı ağaçların sessiz olduğunu düşünür. Oysa onlar sadece çok konuşmaya ihtiyaç duymaz.
Sonbahar ise benim mevsimimdir. Rüzgâr serinler. Toprak yağmuru özlemeye başlar. Zeytinler ağırlaşır. Dağ altın, bakır ve kızıl renklere bürünür. Belki de insanlar bana bu yüzden kırmızı keçi diyor, çünkü ben biraz gün batımına benziyorum.
Bazen atölyenin önüne kadar iner kapının önünde otururum. İnsanlar ellerinde çay bardaklarıyla sohbet eder. Kimisi resim yapar, kimisi kitap okur. Kimisi de hiçbir şey yapmadan sadece Kaz Dağlarının havasını içine doldurur. İşte onları en çok o zaman severim. Çünkü o an, dağın ritmine uymaya başlamışlardır.
Ben keçiyim. Büyük sözler söylemeyi bilmem. Ama uzun zamandır bu dağlarda yaşıyorum.
Şunu öğrendim:
En güzel manzara, en yüksek tepede değildir.
En güzel manzara, onu görecek kadar yavaşlayabildiğin yerdedir.
Belki bu yüzden insanlar Kaz Dağları’ndan dönerken yanlarında yalnızca fotoğraflar götürmez, biraz da sessizlik götürürler. Ve belki fark etmeden… Bir parça da keçi sabrı.
🐐 Kırmızı Keçi Der Ki:
“Acele eden manzarayı kaçırır.”

Kırmızı Keçiler Nerede?
Kızılkeçili’ye ilk kez gelenlerin çoğu aynı soruyu soruyor: “Madem köyün adı Kızılkeçili, kırmızı keçiler nerede?” Biz de her seferinde gülümsüyoruz. Çünkü bu sorunun cevabı yalnızca keçilerde değil; toprağın renginde, gün batımında, eski Türkmen hikâyelerinde ve biraz da hayal gücünde saklı. Gelin, Capra Rossa Günlükleri’nin bu sayfasında kızıl keçilerin peşine birlikte düşelim…
Devamını Oku
Anadolu’da keçi, özellikle Yörük ve Türkmen kültüründe yalnızca bir çiftlik hayvanı değil, göçün, özgürlüğün ve dayanıklılığın simgesidir. Kaz Dağları’nın eteklerine yerleşen topluluklar da keçileriyle birlikte yeni bir hayat kurmuş; sarp yamaçları, makilikleri ve zeytinliklerin arasındaki patikaları onlarla paylaşmıştır.
Kızılkeçili adının kökeni hakkında farklı anlatılar vardır. Kimileri bunu bölgede yaşamış Kızılkeçili Yörük aşiretine bağlar (bugün Çanakkale, Balıkesir, Kütahya ve İzmir gibi farklı yörelerde Kızılkeçili adını taşıyan yerleşim yerleri var), kimileri ise gün batımında kızıl renge bürünen yamaçlarda otlayan sürülerin uzaktan bakıldığında bakır rengine çalmasına… Hangisinin doğru olduğunu kesin olarak söylemek zor. Ama güzel hikâyelerin hepsi biraz gerçektir, biraz da masal.
Gerçek hayatta tamamen kırmızı tüylü keçiler oldukça nadirdir. Keçilerin tüyleri kızıl, kestane, tarçın ya da bakır tonlarında olabilir. Güneş ışığı altında bu renkler daha da belirginleşir. Belki de Capra Rossa’nın kırmızı keçisi tam da bu yüzden doğdu: Doğanın gerçek renklerinden ilham alan küçük bir hayal kahramanı olarak.
Bizim kırmızı keçimiz ise biraz farklı… O bazen kitap raflarının arasında dolaşır, bazen bir suluboya paletinin kenarında oturur, bazen de kahveniz soğumadan önce sessizce yanınıza ilişir. Acele etmez; çünkü Kaz Dağları ona en önemli dersi vermiştir: Güzel şeyler yavaş büyür.
Bir gün yolunuz Edremit Kızılkeçili’ye düşerse çevrenize dikkatlice bakın. Belki gerçekten kızıl tüylü bir keçi görmeyeceksiniz, ama gün batımında taş duvarlara vuran ışığı, zeytin dalları arasından esen rüzgârı ve köyün sakin ritmini fark ederseniz, Capra Rossa’nın neden kırmızı bir keçiyi hikayesinin bir parçası yaptığını anlayabilirsiniz.
Kim bilir… Belki de o sırada küçük kırmızı keçi sizi çoktan görmüş olur. 🐐❤️

Hata Yapmanın En Güzel Yolu: Suluboya ve Renklerin Ruhumuza Etkisi
Suluboyanın en güzel yanı, sizi dinlememesidir. Fırçayı ne kadar dikkatli kullanırsanız kullanın, su bazen kendi yolunu seçer. Bir renk diğerine karışır, beklemediğiniz bir iz bırakır, bazen de kâğıtta küçük bir sürpriz yaratır. İlk başta buna “hata” deriz. Sonra biraz geri çekilip baktığımızda fark ederiz ki, resme en çok karakter veren yer tam da orasıdır. Belki hayat da biraz suluboyaya benziyordur; her şeyi kontrol etmeye çalıştığımızda değil, akışa biraz izin verdiğimizde güzelleşiyordur.
Devamını Oku
İlk kez suluboya yapan biriyle aynı masaya oturduğunuzda ilginç bir şey fark edersiniz. İlk birkaç dakika boyunca herkes aynı soruyu sorar. “Ya yanlış yaparsam?” Oysa suluboya bu soruya çoktan cevap vermiştir. “Yapacaksın.” Ve bunda hiçbir sorun yoktur.
Yağlı boya sizi bekler. Akrilik gerektiğinde üzerini kapatmanıza izin verir. Ama suluboya öyle değil… Bir damla su düştüğünde geri dönüşü yoktur. Kâğıt, o an yaşananı hafızasına kaydeder. İşte belki de onu bu kadar özgür yapan şey budur. Kusursuzluğu değil, samimiyeti sever.
Bu yüzden suluboya, keçi gibi sabırlı olmayı öğretir. Kontrol etmeyi değil izlemeyi ve beklemeyi…Bazen hiçbir şey yapmamayı. Çünkü en güzel geçişler, fırçanın değil; suyun kendi kararını verdiği anlarda oluşur.
Doğa da böyle değil midir? Hiçbir dere cetvelle akmaz. Hiçbir bulut kusursuz simetrik değildir. Zeytin ağaçlarının dalları bile en güzel hâline biraz eğrilerek ulaşır.
Renklerin de kendine özgü bir dili vardır. Mavi çoğu insana gökyüzünü ve denizi hatırlatır, yeşilse ormanları ve tazeliği…Toprak tonları güven duygusunu, sarı, güneşli bir sabahı…Elbette herkes renkleri aynı şekilde hissetmez, çünkü her rengin içine biraz da kendi anılarımız karışır. Ama yüzyıllardır ressamların, dokumacıların ve seramik ustalarının renkleri yalnızca göze değil, duyguya da hitap edecek şekilde seçmesi tesadüf değildir. Belki de bu yüzden bazen tek bir renk bile insanın içini aydınlatabilir.
Kaz Dağları’nın renklerine hiç dikkat ettiniz mi? İlkbaharda yumuşak yeşiller… Yaz sonunda altın sarıları…Sonbaharda bakır ve kızıl tonları…Kış vaktiyse sisin içinde kaybolan mavimsi griler…Doğa, her mevsim görünmez bir palet değiştirir.Belki ressamlar renkleri doğadan öğrenmiştir. Belki de doğa, dünyanın en eski suluboya öğretmenidir.
Capra Rossa’da bazen biri resmine yanlışlıkla fazla su damlatıyor. Bir başkasının moru yeşile karışıyor. Gökyüzü olması gereken yerden taşıyor. Kimse telaş etmiyor. Çünkü birkaç dakika sonra o “yanlış”, resmin en sevilen köşesine dönüşebiliyor. İnsan bunu görünce ister istemez düşünüyor. Acaba hayatımızdaki bazı “hatalar” da uzaktan bakınca böyle görünüyor olabilir mi?
Belki bu yüzden sanat insana iyi geliyor. Ortaya mükemmel bir eser çıkardığı için değil. İnsana mükemmel olmak zorunda olmadığını hatırlattığı için. Bir fırça darbesi, bir damla su, biraz cesaret…Ve biraz merak… Bazen ruhun ihtiyacı olan tek şey bunlar oluyor.
Atelier Capra Rossa’da en sevdiğimiz anlardan biri de budur. Masadaki herkes kendi resmini yapar. Hiçbir resim diğerine benzemez. Ama günün sonunda hepsi aynı şeyi anlatır. Üretmek için kusursuz olmaya gerek yoktur. Başlamak yeterlidir.
🐐 Kırmızı Keçi Der Ki:
“Keçiler kayalıklarda yürümeyi ilk denemelerinde öğrenmezler. Ama yine de ilk adımı atmaktan vazgeçmezler.”

Lavanta Neden İnsanları Mutlu Hissettirir ?
Yaz sonunda Kaz Dağları’nın eteklerinde yürürken, bazen rüzgârın taşıdığı hafif bir lavanta kokusu gelir burnunuza. O an istemsizce biraz daha yavaşlar, daha derin nefes alırsınız. Belki bunun sebebi çocukluğunuzdan kalan bir bahçe anısıdır, belki temiz çamaşırların kokusu, belki de sadece doğanın sessiz daveti… Lavantanın insanlara neden iyi geldiğini tek bir cümleyle açıklamak zor. Ama binlerce yıldır insanlar onu yalnızca güzel göründüğü için değil, hissettirdikleri için de yetiştiriyor.
Devamını Oku
Mor bir çiçeğin insan ruhuna dokunabileceği fikri ilk bakışta biraz romantik gelebilir. Ama tarih bunun tam tersini söylüyor. Antik Roma’da insanlar banyolarına lavanta eklerdi. Orta Çağ’da evlerin içine küçük lavanta demetleri asılırdı. Anadolu’da sandıklara, yastıklara ve çamaşırlara konurdu. Çünkü insanlar çok eskiden beri aynı şeyi fark etmişti: Bazı kokular, yalnızca burnumuza değil, anılarımıza da ulaşır.
Bugün bilim insanları da kokuların duygu ve anılarla güçlü bir ilişkisi olduğunu araştırıyor. Lavantanın kokusunun birçok kişide rahatlama hissi uyandırabildiğini gösteren çalışmalar var. Elbette herkes aynı kokuyu aynı şekilde deneyimlemez. Ama hepimizin hayatında bizi bir anda yıllar öncesine götüren bir koku vardır. Belki büyükannenin dolabı, belki yazlık ev, belki ilkbaharda açan bir bahçe…Kokular bazen kelimelerin yapamadığını yapar.
Kaz Dağları’nda yaz sonuna doğru lavantaların rengi yavaş yavaş solmaya başlar. İlk bakışta çiçekler güzelliğini kaybediyormuş gibi görünür. Oysa tam o günler, hasat zamanıdır. En güzel demetler hazırlanır, kurutulur, sabırla beklenir. Sonra yıllarca evlere küçük bir yaz hatırası olarak eşlik eder. Belki de lavanta bize şunu öğretir: Bazı güzellikler, çiçek açarken değil; olgunlaşırken ortaya çıkar.
Capra Rossa’da lavantayı yalnızca vazoya koymak istemiyoruz, onun hikâyesini de sizlerle birlikte yazmak istiyoruz. Belki bir gün kanaviçede küçük mor çiçekler işleriz, bBelki lavanta desenli bir kitap ayracı boyarız, belki kendi lavantalı sabunumuzu hazırlarız. Belki de sıcak bir yaz öğleden sonrasında birlikte lavantalı limonata içer, bahçede uzun uzun sohbet ederiz. Hangisi olduğu hiç mühim değil. Çünkü bazen bir bitki yalnızca doğanın değil, insanların da birbirine yaklaşmasına vesile olur.
Biz atölyelerde ortaya çıkan eserlerden çok, o eserlerin yapıldığı anları seviyoruz. İğnenin kumaştan ilk geçişini, sabunun kalıptan çıkışını…Limonatanın mor rengini alırken masadaki şaşkın gülümsemeleri…Ve gün sonunda herkesin kendi boyadığı çantasına birkaç küçük lavanta dalı sıkıştırmasını…Belki mutluluk bazen büyük olaylarda değil, böyle küçük ritüellerde saklıdır.
Kaz Dağları’nın rüzgârı mor tarlaların üzerinden geçerken yalnızca çiçeklerin kokusunu taşımaz, biraz sabır, biraz da birlikte geçirilen güzel zamanları taşır. Belki bu yüzden eve döndüğümüzde kurumuş bir lavanta demetini yıllarca atmaya kıyamayız. Çünkü aslında sakladığımız şey çiçek değil, güzel bir anıdır.
🐐 Kırmızı Keçi Der Ki:
“Lavantalar en güzel kokularını koparıldıktan sonra verir. Bazı güzelliklerin değeri de zaman geçince daha iyi anlaşılır.”

Zeytin Ağacı Neden Barışın Sembolüdür ?
Kaz Dağları’nın eteklerinde yürürken, bazen yüzlerce yıllık bir zeytin ağacının gölgesine rastlarsınız. Eğri büğrü gövdesi, rüzgârla şekillenmiş dalları ve her bahar yeniden yeşeren yapraklarıyla sessizce bekler. Kim bilir kaç nesli gördü, kaç kışı atlattı, kaç savaşa, kaç bayrama tanıklık etti… Belki de insanlar zeytin dalını barışın simgesi olarak boşuna seçmedi. Çünkü bazı ağaçlar, konuşmadan da çok şey anlatabilir.
Devamını Oku
Akdeniz’in kıyılarında yaşayan insanlar için zeytin yalnızca bir meyve değildi, bir yaşam biçimiydi. Yağı sofraya bereket getirirdi, dalı gölge olurdu, odunu ateşi beslerdi. Ağacın kendisi ise nesilden nesile kalan sessiz bir mirastı.
Antik Yunan mitolojisinde anlatıldığına göre, tanrıça Athena ile deniz tanrısı Poseidon yeni kurulacak şehre isim verebilmek için bir yarışa girişir. Poseidon mızrağını yere vurur, Athena ise toprağa bir zeytin ağacı diker. İnsanlar uzun uzun düşünür. Sonunda savaşın gücünü değil, yaşamı besleyen ağacı seçerler. Şehir de onun adını alır: Atina. Belki bu yüzden zeytin dalı, yüzyıllardır barışın ve umudun sembolüdür.
Kaz Dağları’nın köylerinde zeytin ağaçları yalnızca yetiştirilmez, onlarla birlikte yaşanır. İlk hasadın heyecanı paylaşılır, dalları özenle budanır, toprağı dinlenmeye bırakılır. İyi bir zeytin yetiştirmenin sırrı acele etmemektir. Belki insanlar da bunu en çok keçilerden, sonra da zeytin ağacından öğrenmiştir.
Bazı zeytin ağaçları yüzlerce yaşındadır. İnsan ömründen çok daha uzun yaşarlar. Bu yüzden onların yanında durunca zaman biraz yavaşlar. Biz gelir geçeriz ama onlar aynı yerde kök salmaya devam eder.
Capra Rossa’da bazen dağlardaki zeytin dallarına bakıp sohbet ediyoruz. Fark ediyoruz ki en güzel fikirler çoğu zaman acele ederken değil, biraz durup etrafımıza bakarken geliyor. Bir fincan çay, bir dost sohbeti, bir resim, ve pencereden görünen yaşlı bir zeytin ağacı…Bazen huzur için bundan fazlasına ihtiyaç olmuyor.
Belki zeytin ağacının bize anlattığı en önemli şey şudur:
Güçlü olmak, her zaman hızlı büyümek değildir. Bazen aynı yerde kök salabilmek, rüzgâra rağmen ayakta kalabilmek ve her bahar yeniden filizlenebilmektir güçlü olmak.
🐐 Kırmızı Keçi Der Ki:
“Rüzgâr en çok yaşlı zeytin ağaçlarını sallar. Ama onlar köklerini çoktan toprağa emanet etmiştir.”

Mitolojide Keçiler Neden Bu Kadar Önemli ?
Kaz Dağları’nın patikalarında yürürken bir keçiyle karşılaşırsanız şaşırmazsınız. Çünkü bu dağlar, binlerce yıldır keçilerin evi. İlginç olan şu ki, yalnızca gerçek hayatta değil; mitolojide de keçiler hep dağların, ormanların ve özgürlüğün yakınında karşımıza çıkıyor. Tanrıların hikâyelerinde, kahramanların yolculuklarında ve eski efsanelerde keçiler bazen bir rehber, bazen bir koruyucu, bazen de doğanın ta kendisi olmuş. Belki de insanlar keçileri sadece izlememiş; onlardan yaşamayı da öğrenmişler.
Devamını Oku
Bugün keçileri çoğu zaman yalnızca dağlarda otlayan sevimli hayvanlar olarak görüyoruz. Oysa eski insanlar için onlar bundan çok daha fazlasıydı. Sarp kayalıklara tırmanabilen, en ulaşılmaz yerlere ulaşabilen, inatçı olduğu kadar dayanıklı, ve her zaman doğayla uyum içinde yaşayan canlılar…Bu yüzden keçiler, pek çok uygarlıkta özgürlüğün ve yaşam gücünün sembolü hâline geldi.
Yunan mitolojisinde bunun en güzel örneklerinden biri Pan’dır. Yarı insan, yarı keçi olarak tasvir edilen Pan; ormanların, çobanların, dağların ve kır yaşamının koruyucusuydu. Onun flütünden yükselen ezgilerin rüzgâra karıştığına inanılırdı. Belki de bu yüzden Kaz Dağları’nda yürürken bazen rüzgârın sesini dinlemek, eski bir masalı dinlemek gibidir.
Bir başka keçi ise tanrıların bile hayatını değiştirmiştir. Adı Amalthea. Anlatılanlara göre bebek Zeus, babası Kronos’tan saklanırken onu emziren ve büyüten bir keçiydi. Zeus güçlenip Olimpos’un hükümdarı olduğunda Amalthea’yı hiç unutmadı. Onun boynuzunun bereket getirdiğine inanıldı. Bugün hâlâ “bereket boynuzu” olarak bildiğimiz Cornucopia, işte bu eski efsaneden doğdu. Belki bu yüzden keçiler, yalnızca dayanıklılığın değil; paylaşmanın ve bereketin de simgesi oldu.
Dağlar keçileri şekillendirdi, keçiler de insanların hayal gücünü. Satyrler, faunlar, Aigipan…Hepsinde biraz keçi, biraz insan vardı. Çünkü eski insanlar doğayı kendilerinden ayrı görmüyordu. Bir ağacın ruhu olabileceğini, bir pınarın koruyucusu bulunduğuna, ve dağların da canlı olduğuna inanıyorlardı. Keçi ise bu dünyanın en doğal sakiniydi.
Kaz Dağları da böyle bir yer. Mitolojide İda Dağı olarak geçen bu dağlar, tanrıların buluştuğu, Paris’in karar verdiği, Zeus’un Troya Savaşı’nı seyrettiği yer olarak anlatılır. Kim bilir… Belki o hikâyelerin geçtiği günlerde de keçiler yine aynı kayalıkların üzerinde sessizce otluyordu. Tanrılar geldi, krallar geçti; imparatorluklar yükseldi, yıkıldı…Ama keçiler dağlarda yürümeye devam etti.
Belki de bizi onlara yakın hissettiren şey tam da bu. Keçiler hiçbir zaman saraylarda yaşamadı. Gösterişli olmadılar. Ama her zaman yollarını buldular, ayağını sağlam bastılar, rüzgârı dinlediler. Ve doğayla kavga etmek yerine onunla birlikte yaşamayı seçtiler.
Atelier Capra Rossa’nın kırmızı keçisini sevmemizin nedeni de biraz bu: Merakın, cesaretin, sabrın, özgürlüğün ve doğayla dost olmanın küçük bir hatırlatıcısı.
Her yeni hikâyede bize aynı şeyi fısıldıyor:
Bazen en doğru yol, haritalarda çizili olan değil; merak ederek keşfettiğin patikadır.
🐐 Kırmızı Keçi Der Ki:
“Tanrılar dağlardan ayrıldı. Keçilerse hâlâ burada. Belki de doğanın gerçek bekçileri bizleriz.”

Bir Fincan Kahve, Bir Kitap ve Biraz Sessizlik
Kahvenin dumanı, kelimelerin kokusu…Bir fincan kahvenin neden bu kadar çok kitaba eşlik ettiğini hiç düşündünüz mü? Belki kahve bizi daha üretken yaptığı için değil, sadece huzurla oturabildiğimiz ve kendimize zaman ayırabildiğimiz için. Fincandan yükselen buhar ağır ağır havaya karışırken insanın zihni de acele etmeyi bırakıyor, hayat yavaşlıyor, ve zihnimiz hayal gücümüzle baş başa kalıyor. Sayfaların arasında yavaşlıyoruz.
Belki de kitapların bize en büyük hediyesi budur. Yavaşlayabilmek.
Devamını Oku
Eskiden insanlar “vakit geçirmek” için kitap okumazdı. Kitaplar, uzun kış gecelerinde yol arkadaşıydı. Çobanlar dağ başında yanlarında bir türkü taşırdı, gezginler cebinde küçük bir defter. Denizciler limana vardıklarında bir mektup yazardı, ve nice insan hayatlarını anlamlandırmaya çalışırken kitapların arasında kendilerine küçük bir pencere açardı. Belki de bu yüzden kitap okumak yalnızca bilgi edinmek değildir, insanın kendi içine doğru yaptığı en sessiz yolculuktur.
Kitap okuyoruz çünkü yeni bilgiler öğrenmek güzel. Ama yeni insanlar tanımak, hiç yaşamayacağımız hayatları deneyimlemek, hiç gitmeyeceğimiz ülkelere gitmek ya da yüzlerce yıl önce yaşamış insanların hayallerini dinlemek de güzel. Belki de bu yüzden kitaplar yalnızca raflarda duran nesneler değildir. Onlar, başka hayatlara açılan küçük kapılardır.
Günümüzde her şey çok hızlı: Mesajlar birkaç saniyede geliyor, videolar birkaç saniyede bitiyor, haberler birkaç dakika sonra eskiyor.
Ama bir roman…Bir öykü…Bir şiir…Aceleye gelmez…”Biraz burada otur” der, “şu cümleyi yeniden oku, pencereden dışarı bak, düşün, hayal et.”
Defterlerse küçük zaman kapsülleridir. Atölyemizde not defterlerimizi de çok seviyoruz, zira defterler yalnızca yazı yazmak için değil, hatıraları kayda almak için de varlar. Bir gün kuruttuğunuz lavantayı yapıştırırsınız, ertesi gün beğendiğiniz bir şiiri not edersiniz, ya da bir şiir yazarsınız. Bazen yalnızca o gün gördüğünüz güzel bir bulutu çizersiniz. Yıllar sonra aynı defteri açınca bir cümle sizi yıllar öncesine götürür. İşte o yüzden defterler hafızadan çok kalbin arşividir.
Yazmak, kendinle sohbet etmektir. İyi bir öykü yazmak zorunda değilsiniz; roman yazmanız da gerekmiyor. Bazen tek satır yeter: “Bugün gökyüzü çok maviydi.” Belki yarın bu cümleyi okuyunca hiçbir şey hatırlamazsınız. Belki de bütün günü yeniden yaşarsınız. Çünkü yazmak çoğu zaman başkalarına anlatmaktan çok, kendimizi dinlemektir.
Biz Kaz Dağları’nda bir kitap molası hayal ettik. Atölyemizin masasında sıcak bir kahve, yanında kurabiyeler, uzakta ağustos böcekleriyle zeytin yapraklarının hışırtısı…Kırmızı keçi ise çoktan kitabının üçüncü bölümüne geçmiş, ara sıra kafasını kaldırıp size bakıyor. Sanki şöyle der gibi: “Telefon biraz bekleyebilir, ama bu sayfa beklemez.”
Atelier Capra Rossa’da kah bir gün birlikte sessiz okuma saatleri yapacağız, kah herkes sevdiği kitaptan bir sayfa okurken defterlere not alacak, kah kahvelerimizi yudumlarken kısa öyküler yazacağız, kah aynı masada sessizce oturacağız. Çünkü bazen dostluk konuşarak değil…Aynı kitabın farklı sayfalarında buluşarak da kurulur.
🌿 Kırmızı Keçi Der Ki:
“İyi kitaplar aceleyle okunmaz. İyi dostluklar aceleyle kurulmaz. İyi hikâyeler aceleyle yazılmaz.”

Gökyüzünden Düşen Hikayeler: Perseid Meteor Yağmuru ve Kaz Dağları Geceleri
Ağustos gecelerinde Kaz Dağları’nda ışıkları biraz azaltıp gökyüzüne bakarsanız, bazen yıldızların gerçekten kaydığını görebilirsiniz. İnsanlar yüzyıllardır o kısa ışık çizgilerine dilekler yükledi. Oysa gökten düşenler aslında yıldız değil; milyonlarca kilometrelik yolculuklarını tamamlayan küçücük taş parçalarıdır. Ama doğrusu, dilek tutmak da hiç fena fikir değildir. Çünkü bazı geceler, bilimle masallar aynı gökyüzünü paylaşır.
Devamını Oku
Her yıl temmuz sonundan ağustos ortasına kadar Dünya, yaklaşık bin yıl önce Güneş’in çevresinde dolaşırken geride toz ve kaya parçaları bırakan 109P/Swift–Tuttle Kuyruklu Yıldızı’nın izinden geçer. İşte o küçücük parçalar atmosferimize büyük bir hızla girince, birkaç saniyelik parlak ışık çizgeleri oluşur. Biz buna Perseid Meteor Yağmuru diyoruz.
Aslında gökten yıldız düşmez. Ama kabul edelim…”Bak, meteor geçti!” demek, “Yıldız kaydı!” demek kadar romantik değildir.
Peki neden Perseid?
Çünkü meteorlar gökyüzünde sanki Perseus Takımyıldızı’nın bulunduğu noktadan geliyormuş gibi görünür. Ve işte burada astronomi sessizce mitolojiyle el sıkışır.
Perseus…Kanatlı sandaletleriyle gökyüzünde yol alan kahraman. Elinde Medusa’nın başı, omzunda cesareti, kalbinde Andromeda. Yunan mitolojisinin en sevilen öykülerinden biridir bu. Perseus, deniz canavarına kurban edilmek üzere kayalıklara zincirlenmiş Andromeda’yı kurtarır. Sonra birlikte gökyüzüne yükselirler.
Bugün hâlâ yaz gecelerinde Perseus’u, Andromeda’yı, Cassiopeia’yı ve Pegasus’u aynı gökyüzünde görebiliriz. Sanki eski hikâyeler yıldızlara emanet edilmiştir.
Kaz Dağları’nda gece çöktüğünde bunu daha iyi anlarsınız. Şehir ışıkları azalınca gökyüzü büyür, samanyolu yavaş yavaş belirir. Bir baykuş ötüşü duyulur, cırcır böcekleri susmaz. Ve sonra bir ışık. gkyüzünü baştan sona çizer sessizce…
Antik çağ insanları gökyüzünü yalnızca seyretmezdi, onunla yaşardı. Çiftçiler ekim zamanını yıldızlardan öğrenirdi, denizciler yönlerini takımyıldızlarıyla bulurdu. Anlatıcılar ise gökyüzünü dev bir masal kitabı gibi okurdu. Belki de bu yüzden bugün bile gökyüzüne baktığımızda yalnızca fizik görmeyiz. Biraz Tarih, biraz şiir, biraz da çocukluğumuzu görürüz.
Biz Capra Rossa’da bazen bunun unutulduğunu düşünüyoruz. Telefonlarımızın ekranı büyüdükçe gökyüzümüz küçülüyor. Oysa bazen yapılacak en güzel şey bir battaniye sermek, sıcak bir fincan çay almak ve sevdiğin insanlarla sessizce oturup birkaç saat boyunca yalnızca gökyüzünü izlemek.
Bunun için uzman olmaya gerek yok, teleskop sahibi olmaya da…Merak etmek yeterli.
Kim bilir…Belki bir gün Capra Rossa Ailesi olarak Kaz Dağlarında bir “Perseid Gözlem Gecesi” yaparız. Işıkları biraz kısarız, çaylarımızı termoslara doldururuz, belki birkaç yıldız haritası açarız. Mitolojiden Perseus’un hikâyesini anlatır ve sessizce gökyüzünü dinleriz. Çünkü bazen en güzel sohbetler konuşmadan edilir.
🐐 Kırmızı Keçi Der Ki:
“Yıldızlar aslında düşmez. Ama bazen gökyüzü, bize yavaşlamamız gerektiğini hatırlatmak için birkaç ışık çizgisi gönderir.”

Antandros’tan Truva’ya Giden Yol – Tanrıların, Kahramanların ve Yıldızların İzinde
Kaz Dağları’nda bazı yollar vardır ki navigasyona yazsanız muhtemelen telefonunuz bir süre düşünüp “Emin misiniz?” diye sorar. Çünkü burada yollar yalnızca bir köyü başka bir köye bağlamaz; bazen bir antik kentten bir destana, bir çobandan bir tanrıçaya, hatta Troia’dan Roma’ya kadar uzanır. Antandros ile Troia arasındaki yollar da işte böyle… Bir tarafta İda’nın eteklerindeki Antandros, diğer tarafta Homeros’un dizelerine karışmış Troia; aralarında Paris, Aphrodite, Aeneas, ordular, aşklar, savaşlar ve binlerce yıldır aynı tepelerin üzerinden doğup batan yıldızlar. Üstelik Ağustos gecelerinde başınızı kaldırırsanız Perseidlerin de gökyüzünde kendi yollarını çizdiğini görürsünüz.
İnsan ister istemez düşünüyor:
Acaba Kaz Dağları’nda yollar sadece bir yol mudur, yoksa zamanda yolculuk mu?
Devamını Oku
Antandros bugün Altınoluk yakınlarında, Kaz Dağları’nın —antik adıyla İda’nın— güney eteklerinde sessizce uzanıyor. Fakat bu sessizlik biraz yanıltıcı. Antik kaynakları dinlerseniz burada trafik hiç bitmemiş gibi.
Antandros’un geçmişinin Tunç Çağı’na kadar uzanabileceği düşünülüyor; arkeolojik buluntular da yerleşimin oldukça eski dönemlerine işaret ediyor. Antik yazarlar kentin halkı konusunda bile tam anlaşamamış: kimi Pelasg, kimi Leleg, kimi Phryg demiş. Bizce Antandros bu tartışmayı uzaktan izleyip şöyle demiş olabilir:
“Siz ne derseniz deyin, ben iki bin küsur yıldır buradayım.”
Antandros’u özel yapan şeylerden biri konumu. Arkasında kerestesi bol İda Dağı, önünde Edremit Körfezi ve Ege…Antik çağ için bundan daha kullanışlı bir kombinasyon bulmak kolay değil. Dağdan kereste geliyor, kıyıda gemiler yapılıyor, denizden dünyaya açılıyorsunuz. Nitekim antik anlatılarda Antandros’un İda kerestesinin ticaretinde ve gemi yapımında önemli bir yer olduğu aktarılıyor.
Ama bu coğrafyanın asıl yıldızlarından biri elbette biraz ilerideki Troia. İda ile Troia arasındaki bağ ise yalnızca coğrafi değil. Troia Savaşı’nın mitolojik dünyasında Kaz Dağları adeta ikinci bir sahne. Paris’in yetiştiği, tanrıçaların karşısına çıktığı; Aphrodite’nin Ankhises’e âşık olduğu; Zeus’un savaşı tepelerden seyrettiği yer hep İda’dır. Başka bir deyişle, bugün Kaz Dağları’nda yürürken “Şurada biraz oturalım mı?” dediğiniz bir kayanın mitolojik özgeçmişi sizinkinden daha kalabalık olabilir.
Ama bir gün Truva yanar ve hikâyenin yönü değişir…Vergilius’un Aeneis destanında Troialı kahraman Aeneas, yıkılan Troia’dan ailesi ve hayatta kalanlarla birlikte ayrılır. Omzunda yaşlı babası Ankhises, yanında oğlu Askanius vardır. Aeneas’ın annesi de sıradan biri değildir: Aphrodite. Dolayısıyla aile grubuna “biraz karmaşık” diyebiliriz.
Aeneas ve beraberindekiler İda’yı aşarak Antandros’a gelir. Burada gemiler yaptırırlar ve anlatıya göre yirmi gemilik bir filoyla yeni bir yurt aramak üzere denize açılırlar. Yolculuk sonunda Aeneas efsanesi Roma’nın kuruluş mitolojisine kadar uzanacaktır. Yani bugün Altınoluk taraflarında denize bakarken gördüğümüz kıyılar, bir zamanlar Avrupa’nın en büyük kuruluş efsanelerinden birinin “Buradan başlıyoruz” dediği yerlerden biridir.
Yüzyıllar geçer. Krallar değişir, kentler büyür, imparatorluklar kurulur. Sonra aynı coğrafyadan bu kez başka yolcular geçer. Herodotos’un anlatısına göre Pers Kralı Kserkses’in ordusu da Yunanistan seferi sırasında Adramytteion ve Antandros çevresinden geçerek İda’yı soluna alıp Ilion, yani Troia yönüne ilerledi. Düşünsenize…Bir zamanlar Aeneas ailesiyle bu dağlardan geçiyor. Yüzyıllar sonra Pers orduları.
Aradan binlerce yıl geçiyor. Bugün biz aynı coğrafyada arabayla giderken: “Altınoluk’a varmadan bir yerde kahve içsek mi?” diye düşünüyoruz. Tarih bazen insanın tevazu duygusunu oldukça hızlı geliştiriyor.
Peki Perseidler bunun neresinde?
Doğrusunu söylemek gerekirse Antandros–Troia tarihi ile Perseid meteor yağmuru arasında bilinen doğrudan tarihsel bir bağ yok. Ama hikâyeler bazen tarih kitaplarının kuramadığı bağlantıları gökyüzünde kurar. Perseidler adını gökyüzündeki Perseus takımyıldızından alır. Perseus da Yunan mitolojisinin büyük kahramanlarından biridir. Dolayısıyla ağustos gecelerinde Kaz Dağları’nın üzerinden Perseidler geçerken aşağıda İda’nın başka mitolojik kahramanlarının coğrafyası uzanır.
Gökyüzünde Perseus… Dağlarda Paris ve Aphrodite’nin hikâyeleri… Biraz ileride Troia… Aşağıda Antandros… Mitoloji meraklısı için bundan daha güzel bir açık hava kütüphanesi zor bulunur.
Üstelik en güzel tarafı şu: Aeneas’ın baktığı gökyüzünün altında biz de duruyoruz.
Takımyıldızların konumları çağlar boyunca değişse de insanın gece gökyüzüne bakıp yolunu, geleceğini ve hikâyesini merak etmesi pek değişmedi. Belki Aeneas Antandros kıyısından ayrılmadan önce yıldızlara baktı. Belki bir denizci yönünü onlardan buldu. Belki İda’nın bir çobanı kayan bir yıldız görünce bizim gibi dilek tuttu.
Bilmiyoruz.
Ama hayal etmek serbest.
🐐 Kırmızı Keçi Der Ki:
“Bazı yolların değeri vardığınız yerde değil, üzerlerinde biriken hikâyelerdedir.”

Kaz Dağları’nın İlk Sanatçısı Kimdi?
Kaz Dağları’nda sanatın ne zaman başladığını hiç düşündünüz mü? Paris’in Afrodit’e altın elmayı uzattığı gün mü? Bir İda demirci ustasının kızgın demirin üzerine ilk kez güzel bir şekil verdiğinde mi? Yoksa çok daha önce, adını hiç bilmediğimiz biri elindeki küçük bir toprak parçasına bakıp: “Bunun üstüne iki çizgi çeksem daha güzel olmaz mı?” diye düşündüğünde mi?
Büyük ihtimalle hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz. Çünkü arkeolojinin küçük bir sorunu var: Sanatçılar imza atmayı unutuyorlar eserlerine… Özgeçmişlerine de ulaşılamıyor…
Devamını Oku
Bugünkü Kaz Dağları, yani Antik Çağ’ın İda Dağı, yalnızca mitolojik öykülerin sahnesi değildi. Dağın çevresinde insanlar çok eski dönemlerden beri yaşadı. Antandros’taki arkeolojik buluntular bölgedeki insan varlığını Tunç Çağı’na kadar götürüyor. Antik kaynaklar da bölgede Lelegler, Pelasglar ve Mysialılar gibi eski topluluklardan söz ediyor. Bugünkü kazılarda Antandros’un özellikle MÖ 8.-7. yüzyıllardan itibaren arkeolojik olarak çok daha görünür hale geldiğini görüyoruz.
Ve insan bir yere yerleşince çok geçmeden tuhaf bir şey yapıyor: ihtiyacı olmayan şeyleri de güzelleştirmeye başlıyor. Bir kap, suyu her türlü taşır. Ama insan üşenmeyip kabın kenarına desen çiziveriyor “benim” diyebilmek için. Bir toka saçı zaten tutabilir. Ama insan bu işlevsellikle yetinmeyip tokayı süsleyiveriyor. İşte sanatın arkeologların karşısına çıkmaya başladığı yerlerden biri de bu nokta: Antandros’un sessiz sanat galerisi, nekropolis.
Kaz Dağları’nın güney eteğindeki Antandros’ta ortaya çıkarılan en etkileyici alanlardan biri nekropolis, yani antik mezarlık. Buradaki en erken mezarlardan bazıları MÖ 8. yüzyılın sonu ile MÖ 7. yüzyılın başına tarihleniyor. Bir kremasyon mezarında dönemin karakteristik seramiklerinden bir kantharos bulunmuş; başka bir erken mezarda bronz saç spirali ve aşık kemikleri ortaya çıkarılmış.
Şimdi kantharosa bakıp: “Bu sanat mı, bardak mı?” diye sorabilirsiniz. Güzel soru.
Arkeologlar da yaklaşık yüz yıldır bunun daha akademik versiyonlarını birbirlerine soruyorlar. Çünkü eski dünyada bizim bugün yaptığımız “sanat eseri / gündelik eşya” ayrımı çoğu zaman yoktu. Bir kap aynı anda hem kullanılabilir, hem törensel olabilir, hem de güzel olabilir. Bir mezar hediyesi hem nesne hem hatıra olabilir. Yani Kaz Dağları’nın bilinen ilk sanatçısını ararken karşımıza ressam sehpasıyla oturmuş biri çıkmıyor. Karşımıza bir çömlekçi çıkıyor, bir metal ustası çıkıyor, bir dokumacı çıkıyor.
Peki ilk sanat eseri hangisi?
Bugünkü bilgilerimizle “Kaz Dağları’nda yapılmış ilk sanat eseri budur” diyebileceğimiz tek bir nesne göstermek doğru olmaz. Üstelik arkeoloji tamamlanmış bir kitap değildir. Antandros’ta bilimsel kazılar 2001’de başladı ve yerleşim, nekropolis, surlar ve Roma dönemi yapıları konusunda her kazı sezonu yeni bilgiler ortaya çıkarıyor. Yarın bir arkeolog toprağı birkaç santimetre daha kazabilir…ve bizim “en eski” dediğimiz şey bir anda ikinci sıraya düşebilir.
Ama şunu biliyoruz ki yüzyıllar geçtikçe İda’nın eteklerindeki insanların “biraz süsleyelim” merakı belli ki azalmamış. Tam tersine. Antandros’taki Roma dönemi Yamaç Ev bunun şahane örneklerinden biri. Denize bakan büyük villanın odalarında mozaikler, mermer döşemeler ve duvar freskleri bulunuyor. Bir mozaiğin üzerinde koşan bir panter, çevresinde kuşlar var. Başka bir odanın zemini bütünüyle bal peteği biçimli geometrik desenlerle kaplı. Duvarlarda ise figürlü freskler bulunuyor. Villa bugünkü kazı sonuçlarına göre MS 3. yüzyılın sonlarında inşa edilmiş.
Yani binlerce yıl önce Edremit Körfezi’ne bakan ev sahibi de muhtemelen şöyle bir şey söylemiş: “Şu zemine bir şey yaptıralım. Çok boş kaldı.” Sonra usta gelmiş, panter yapmış, kuş yapmış, mozaik döşemiş ya da duvara fresk yapmış. Bütçe muhtemelen yine aşılmıştır ama bizi asıl ilgilendiren bu tarafı değil elbette.
Üç bin yıl sonra biz toprağın altından çıkan küçücük bir parçaya bakıp onun dünyasını anlamaya çalışıyoruz.
Sanatın belki de en güzel tarafı bu: İnsan gider, yaptığı eseri geride kalır.

Burhaniye’de Bir Akşam: “Haydi Abbas, Vakit Tamam…”
Bir şair. Bir asker. Bir Abbas. Ve Burhaniye’de başlayan bir şiir hikâyesi…
Bugün Burhaniye’de dolaşırken Cahit Sıtkı Tarancı’yı düşünmek insanın aklına hemen gelmeyebilir. Zeytin, evet; deniz kesinlikle…Kayahan, büyük ihtimal. Ama Otuz Beş Yaş’ın şairi?
O da gelmeli…Zira Paris’ten Burhaniye’ye uzanan enteresan bir macera onunkisi….
Devamını Oku
Hikâyenin başlangıcı aslında Burhaniye’den epey uzakta. Diyarbakır’da doğan ve İstanbul’da öğretim hayatının büyük kısmını tamamlayan Cahit Sıtkı, 1938’de öğrenimini sürdürmek için Paris’e gider. Sciences Politiques’te okur, Paris Radyosu’nun Türkçe yayınlarında çalışır. Sonra Avrupa’nın başına malum felaket gelir: İkinci Dünya Savaşı.
Paris Alman işgali altına girerken Cahit Sıtkı Fransa’dan ayrılır; Lyon ve Cenevre üzerinden Türkiye’ye döner, ve 1941’de askere alınır. Önce Ankara…Sonra Burhaniye…
1941-43 yıllarındaki askerlik döneminin bir bölümünü Burhaniye’de yedek subay olarak geçirirken anlatılanlara göre Cahit Sıtkı’nın dikkatini birliğindeki askerlerden Midyatlı bir erin adı dikkatini çeker: Abbas oğlu Abbas.
Onu çağırır, tanışırlar. Ve Abbas, Cahit Sıtkı’nın emir eri olur.
Şair Burhaniye’de bir evin üst katında kalırken Abbas’ın da alt kattaki küçük odada kaldığı aktarılıyor. Buraya kadar her şey gayet askerî. Fakat söz konusu kişi Cahit Sıtkı olunca, bir noktadan sonra işin içine şiir giriyor.
“Haydi Abbas…”
Cahit Sıtkı’nın Burhaniye günlerinde Abbas, yalnızca emir eri değildir, şairin gündelik hayatının da parçasıdır. Ve bu gerçek Abbas zamanla şiirde başka bir Abbas’a dönüşür; bir seslenişe, bir dosta. Şairin “Hadi artık, bırakalım bütün bunları ve gidelim” dediği o kişiye…Sonunda Türk şiirinin en tanınmış metinlerinden “Abbas” ortaya çıkar.
Kaynaklar şiirin Cahit Sıtkı’nın Burhaniye’deki askerlik günlerinde yazıldığını aktarıyor. Ve böyle düşününce şiiri okumak biraz değişiyor. Çünkü artık ortada yalnızca hayalî bir Abbas yok. Burhaniye sokaklarında gerçekten yürümüş bir Abbas da var.
Belki Cahit Sıtkı akşam görevden çıktı, evinin penceresini açtı. Belki uzaktan Edremit Körfezi’nin havası geldi, zeytinliklere baktı. Belki Abbas aşağıdaydı, belki değil.
Seksen küsur yıl sonra aynı coğrafyada yaşayan bizler için hoş olan tarafı da bu. Şiir bazen çok uzak bir şeymiş gibi geliyor; edebiyat derslerinde ya da antolojilerde kırk yılda bir karşımıza çıkar gibi. Oysa belki bir zamanlar bizim bugün markete giderken geçtiğimiz sokakta biri yürüyordu ve kafasının içinde bir dize dolaşıyordu.
Henüz şiir değildi belki, biraz sonra olacaktı.
Cahit Sıtkı’nın Burhaniye’de kaldığı evin izi tamamen kaybolmamış; Memişler Mahallesi civarında kaldığı ev yıllar sonra restore edilmiş durumda. Daha da hoşu, bugün Burhaniye’de bir de Cahit Sıtkı Tarancı Caddesi de var. Yani şair gitmiş, ama adı hâlâ Burhaniye sokaklarında dolaşıyor.
Belki şiirin asıl güzel tarafı budur
Bir insan bir yerde yalnızca birkaç yıl kalabilir. Ama belki seksen yıl sonra hiç tanımadığı insanlar bir masanın etrafında toplanıp o dizeleri yeniden okuyabilir.
Biz de Atelier Capra Rossa’da Şiir Günlerine başlarken tam bunu yapmak istiyoruz. Şiiri kitaplığın rafından indirip yeniden masaya koymak. Biraz okumak, biraz konuşmak, biraz tartışmak. Ve belki…Kim bilir? Bakarsın birimizin küçük defterine yeni bir şiirin ilk cümlesi düşer?
Haydi Abbas, vakit tamam;
Akşam diyordun işte oldu akşam.
Kur bakalım çilingir soframızı;
Dinsin artık bu kalp ağrısı.
Şu ağacın gölgesinde olsun;
Tam kenarında havuzun.
Aya haber sal çıksın bu gece;
Görünsün şöyle gönlümce.
Bas kırbacı sihirli seccadeye,
Göster hükmettiğini mesafeye
Ve zamana.
Katıp tozu dumana,
Var git,
Böyle ferman etti Cahit,
Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş’tan;
Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.
Cahit Sıtkı Tarancı

Hasanboğuldu: Aşkın Bu Kadar Zor Olması Şart Mıydı?
Kaz Dağları’nda bir aşk hikâyesi. İki genç. Bir çuval tuz. Ve son derece kötü sonuçlanan bir dayanıklılık testi.
Kaz Dağları’nda yolunuz Zeytinli Çayı’nın yukarılarına düşerse, ormanın içinde bugün Hasanboğuldu diye bilinen küçük bir gölete rastlarsınız. Su buz gibi. Ağaçlar gökyüzünü kapatıyor. Kayaların arasından akan derenin sesi dışında ortalık sessiz.
İnsanın ilk düşüncesi: “Ne güzel yer.”
İkinci düşüncesi ise hikâyeyi biliyorsa biraz daha farklı: “Hasan, o çuvalı niye kabul ettin?”
Çünkü buranın adı, Kaz Dağları’nın en meşhur ve en hüzünlü aşk hikâyelerinden birinden geliyor: Hasanboğuldu….
Devamını Oku
Rivayete göre Hasan, Kaz Dağları’nın eteklerindeki Zeytinli köyünde yaşayan bir delikanlıdır. Geçimini bahçecilikle yapar; ürünlerini satmak için Edremit pazarına gider. Ve bir gün pazarda Emine ile karşılaşır. Emine ise dağlarda yaşayan bir Yörük kızıdır. Birbirlerine âşık olurlar.
Buraya kadar gayet güzel.
Fakat Kaz Dağları’ndaki bu aşkın önünde küçük bir problem vardır: Coğrafya.
Hasan ova insanıdır, Emine dağ…Bugün Google Maps’e baktığımızda bunun çok büyük bir ilişki problemi olmadığını düşünebiliriz, amma velakin o zamanlar durum biraz farklıdır. Dağdaki yaşam serttir. Yollar uzun, yükler ağırdır. Yörük hayatında güçlü olmak yalnızca hoş bir özellik değil, hayatı sürdürebilmenin şartlarından biridir. Emine’nin ailesi de doğal olarak sorar: “Bu oğlan bizimle dağda yaşayabilecek mi?”
Ve insanlık tarihinin en problemli evlilik öncesi sınavlarından biri böylece başlar.
Anlatının en bilinen biçiminde Emine’nin ailesi Hasan’a bir şart koşar: Hasan, yaklaşık 40 kiloluk bir tuz çuvalını sırtına alıp Zeytinli’den Yörük obasına kadar götürebilirse Emine ile evlenebilecektir.
Tabii insanın aklına hemen o malum soru geliyor: “Neden tuz taşıtıyorlar? Çocuğu bir çaya kahveye çağırıp tanışma seçeneği neden hiç değerlendirilmedi?”
Fakat efsanelerde insan kaynakları süreçleri genellikle biraz serttir. Hasan çuvalı sırtlanır ve Emine ile birlikte dağa doğru yürümeye başlarlar. Sadece Emine’nin ailesi değil, Kaz Dağları da Hasan’ı sınar…Her ne kadar ilk başlarda Hasan dayansa da bir müddet sonra patika yükselmeye başlar, çuval ağırlaşır. Hasan’ınsa omuzları acır, nefesi kesilir. Ama sevdiği kız yanında yürümektedir. Hasan haliyle devam eder etmesine de bir süre sonra artık taşıyamaz hale gelir. Emine onu cesaretlendirir. Hasan yeniden kalkar, biraz daha yürür. Ama ne kadar denerse denesin sonunda gücü tükenir.
Emine, anlatıya göre Hasan’ın başaramadığını görünce büyük bir hayal kırıklığı yaşar ve çuvalı kendi sırtına alıp dağa doğru yürümeye devam eder.
(Tabii akla yine çılgın sorular geliyor: “Madem taşıyabiliyordun, yükü baştan paylaşsaydınız ya?”)
Ama efsane böyle.
Hasan geride kalır.
Emine obaya vardığında Hasan yanında değildir.
Önce onun köye döndüğünü düşünür, fakat Hasan Zeytinli’ye de dönmemiştir.
Emine endişelenir, geri dönüp onu aramaya başlar. Dere boyunca aşağı iner. Sonunda derenin kenarında Hasan’ın gömleğini bulduğu anlatılır. Hasan’ın, artık gücü kalmadığında kendisini derenin sularına bıraktığına inanılır.
İşte bugün o yerin ismi Hasanboğuldu.
Ama hikâye ne yazık ki burada bitmiyor.
Emine Hasan’ın öldüğünü anlayınca büyük bir acıya kapılır. Rivayetin yaygın anlatımında, Hasan’ın gömleğini yanına alarak yakındaki bir çınar ağacına kendini asar. O ağacın bulunduğu yer de bugün Emine Çınarı adıyla anılır.
Böylece Kaz Dağları’nın en güzel vadilerinden biri, aynı zamanda en hüzünlü aşk hikâyelerinden birinin mekânına dönüşür.
